On bir ayın sultanı olarak gönüllerimize misafir olan Ramazan, yalnızca takvimde yer alan bir ay değildir. O, soframıza konan ekmeğin bereketi, kalbimize düşen huzurun adıdır.

Her yıl geldiğinde aynı soruyu sorarız: “Nerede o eski Ramazanlar?” Belki de asıl soru şudur: Biz, Ramazan’ın ruhuna ne kadar yaklaşabiliyoruz?

Ramazan bereketi, sadece iftar sofralarındaki çeşitlilik değildir. Asıl bereket; paylaşınca artan, bölüşünce çoğalan o manevi iklimdir.

Bir hurma ile açılan oruçta gizlidir bereket. Bir tas çorbayı komşusuyla paylaşan gönüldedir. İhtiyaç sahibinin kapısını çalarken hissedilen mahcubiyet ve şükürde saklıdır.

Bugün modern hayatın telaşı içinde çoğu zaman aç kalmanın hikmetini unutuyoruz. Oysa oruç, sadece mideyi değil; dili, kalbi ve nefsi de terbiye eder.

Sabretmeyi öğretir. Empatiyi hatırlatır.

Açın halinden anlamayı, nimetin kıymetini bilmeyi gösterir. İşte gerçek bereket burada başlar.

Ramazan’da sokakların bile bir başka huzuru olur.

Akşam ezanı yaklaşırken yaşanan tatlı telaş, fırın önlerindeki pide kuyrukları, çocukların ilk oruç heyecanı…

Bunlar bir toplumun ortak hafızasını oluşturan güzelliklerdir. Aynı anda edilen dualar, aynı vakitte açılan eller; bizi biz yapan değerlerin sessiz şahididir.

Bereket; sadece malın artması değildir. Huzurun artmasıdır.

Muhabbetin çoğalmasıdır. Kırgınlıkların azalmasıdır.

Bir ay boyunca gönlümüzde yeşeren bu güzellikleri, yılın geri kalanına taşıyabiliyorsak işte o zaman Ramazan’ı gerçekten idrak etmiş oluruz.

Unutmayalım; Ramazan gelip geçici bir misafir değil, bize kendimizi hatırlatan bir öğretmendir.

Onu sadece sofralarda değil, kalplerimizde ağırlayalım.

Çünkü gerçek bereket, paylaştıkça artan ve yaşadıkça derinleşen güzel duygudur, paylaşılan lokmada değil; paylaşılan gönüldedir.