Bir zamanlar hatıralar sandıklarda saklanırdı.

Sararmış fotoğraflar, arkasına düşülmüş küçük notlar, belki bir tren bileti ya da uçak bileti…

Hepsinin bir ağırlığı, bir sessizliği vardı. Bugün ise hatıralar ekran ışığında parlıyor. Parmağımızla kaydırdığımız her görüntü, zihnimizde yeni bir “anı”ya dönüşüyor. Fakat asıl soru şu:

Gerçekten yaşadıklarımızı mı hatırlıyoruz, yoksa bize gösterilenleri mi?

Dedik ya hatıralar yıllar önce sandıkların felemitinde saklanırdı. Hem de naftalin kokusuyla…

Atadan, dededen kalan bir yadigar. Bir tesbih, bir çakı, bir yüzük gibi maddi değeri fazla olamayan fakat manevi değeri çok büyük olan objeler.

Anneanne ve babaanneden kalan bir çember, bir atkı, işlenmiş bir mendil ya da çocukluğunda kalan bir kilim. Bunların değerini kim ölçebilir ki.

Şimdiki yapay zekâ mı? O da ne...

Günümüzde; Instagram, TikTok ve Facebook gibi platformlar yalnızca içerik sunmuyor; aynı zamanda hafızamıza müdahale ediyor ve bunun müsebbibi de yine biziz.

Özellikle sosyal medyalarda sürekli tekrar edilen görüntüler, filtrelenmiş hayatlar ve kusursuz anlar, zamanla zihnimizde yer ediyor. Öyle kapılmışız ki bir süre sonra “Ben de oradaydım”, demeye başlıyoruz. Oysa çoğu zaman hatırladığımız şey, gerçeğin kendisi değil; yapay zekanın bize sunumu.

Yakın bir zamanda okuduğun bir makalede; Psikolojide “yanlış anı” kavramı uzun süredir biliniyor. İnsan zihni, sandığımız kadar güvenilir bir kayıt cihazı değil.

Ünlü psikolog Elizabeth Loftus, yaptığı çalışmalarla insanların hiç yaşamadıkları olayları dahi detaylarıyla hatırlayabildiklerini ortaya koymuştu. Bugün sosyal medya bu riski katlıyor. Bir mekâna gitmeden önce o yer hakkında yüzlerce görüntü görmek, deneyimi yaşadığımızda zihnimizi yönlendiriyor. Sanki daha önce oradaymışız gibi bir aşinalık hissi oluşuyormuş.

Daha tehlikelisi ise toplumsal hafıza. Bir olayın farklı boyutları zamanla siliniyor; geriye yalnızca en çok paylaşılan versiyon kalıyor. Böylece hakikat, beğeni sayısına teslim ediliyor.

Öte yandan sosyal medya hatıraları hızlandırıyor. Daha yaşarken arşivliyoruz. Bir manzaraya bakmak yerine, o manzaranın fotoğrafını nasıl daha estetik çekerim diye düşünüyoruz. O anın kendisi değil, paylaşılabilirliği önem kazanıyor. Bu durum da deneyimi zayıflatıyor; hafızamız görüntüye değil, ekran kadrajına bağlanıyor.

Oysa kendi çektiğimiz bir fotoğraf bize sunulandan daha özel, daha gerçekçi. Peki çözüm ne? Sosyal medyadan tamamen uzaklaşmak mı?

Belki değil. Ama bilinçli bir mesafe koymak mümkün. Her gördüğümüz içeriğin zihnimizde bir iz bırakacağını bilmek, hatırladıklarımızı zaman zaman sorgulamak ve “Bu gerçekten benim anım mı?” diye sormak önemli.

Hatıralarımızı geri kazanmanın yolu, onları filtresiz yaşamaktan geçiyor. Yani size özel olmasından…

Çünkü insan, hafızası kadar kendisidir. Eğer hafızamız başkalarının kurgusuyla şekillenirse, kimliğimiz de başkalarının algoritmasına teslim olur. Gerçek hatıralar, en çok paylaşılanlar değil; en derin hissedilenlerdir.

Son söz; İnsanı anlamak için tarihe ve topluma bakmak gerekir.