Bazen bir şehir, bir kokuyla hatırlanır…
Bazen bir kalabalık, bir lezzetin etrafında birleşir…
Ve bazen bir marka, sadece ürün satmaz; bir kültürü, bir geçmişi, bir memleket özlemini taşır.

Geçtiğimiz hafta düzenlenen Ankara Günleri’nde tam olarak böyle bir tablo vardı.
Kalabalığın yönü belliydi.
Adımlar aynı noktaya akıyordu. Çünkü orada sadece bir stant yoktu…
Orada Kebir vardı.

Standın önünde metrelerce uzayan kuyruklar, aslında bir gerçeğin sessiz itirafıydı;
İnsanlar sadece kuymak yemeye gelmemişti…
İnsanlar memleketlerini hatırlamaya gelmişti.

“Kuymak Adam” ile birlikte yapılan etkinlikte yaklaşık iki ton kuymak dağıtıldı.
Rakam büyük…
Ama asıl büyük olan, o tabakların içinde sunulan duyguydu. Her kaşıkta Karadeniz’in yaylaları, her lokmada çocukluk sofraları, her gülümsemede memleket hasreti vardı.

Kebir, burada sadece bir marka olmadı.

Kebir, bir köprü oldu…

Ankara ile Karadeniz arasında kurulan sıcak bir bağ, bir gönül hattı…

Bugün büyük olmak; çok üretmek, çok satmak değildir sadece.
Büyük olmak; dokunduğun her yerde iz bırakmaktır.
Ve Kebir, Ankara’da iz bırakmakla kalmadı…
Hafızalara kazındı.

Şunu açıkça söylemek gerekir:
Her stant kurulur…
Her ürün sergilenir…
Ama herkes damga vuramaz.

Kebir, bu etkinlikte sadece var olmadı…
Ağırlığını hissettirdi.
Kalitesini konuşturdu.
Ve en önemlisi, samimiyetini sofralara taşıdı.

Çünkü bazı lezzetler mideyi değil, doğrudan kalbi doyurur…

Ve Kebir, tam da bunu yaptı.