Bizim zamanımızda konum at, geliyorum yoktu. Navigasyon yoktu. Navigasyonumuz kalbimizdi, sözümüzdü. Kapı ziline boyumuz yetmezdi, ama o kapıların asla kilitlenmediği o dönemin çocuklarıyız.

Anahtar ya boynumuza asılıydı ya da paspasın altındaydı.

Çünkü o zaman kilitler değil komşularımıza güvenirdik. Tablet yoktu, sanal oyunlar yoktu. Bizim dünyamız sokaklardı. Dizlerimiz yara bere içerisinde yaralarımız kabuk bağlamıştı ama ruhlarımız sapa sağlamdı. Acıktığımızda eve girmekten korkardık. Annemiz bir daha salmazdı dışarı çıkmamızı. Pencereden uzatılan o salçalı ekmeğin tadını dünyanın en lüks hamburgerine değişmezdik. Tek kuralımız vardı akşam ezanı okuntumu evde olmak. Ezan sesi bizim eve dönüş zilimizdi.

Belki evler dardı ama gönüllerimiz saray gibiydi.

Bir evde bir şey kızartılsa tabağa konur komşuya uzatılırdı. Komşusu açken yatan bizden değildi sözü duvarlarda asılı bir söz değil, hayatın kanunuydu. Çat kapı girilen misafirlikler demli çay eşliğinde edilen uzun ve hesapsız sohbetlerdi. Kimsenin kimseden gizlisi saklısı yoktu. Çünkü o zaman el alem değil canciğerlik vardı. Biz çok şanslıydık hem sokağın dozunu yuttuk hem de o merhametli evlerin huzurunu soluduk. Ertesi gün okulda altı dersin altısından yazılı olacağını bilerek köyün merasında akşam ezanına kadar çift kale top oynayanlardandık. Beşte devre onda maç bitirenlerdendik. Yenen de yenilende ertesi günün oynanacak maçının planlamasını yapanlardık. Yensek te yenil sekte çok mutluyduk. Bizler devre arasında açlıktan kuru ekmek ile zimilanka dikeni yiyen nesillerdik. Islak ya da kuru fark etmeyen ıslak çimenin üzerinde kurtlu elma yiyerek devrenin kritiğini yapan mutlu çocuklardık. En büyük lüksümüz ise yufka açılırken kedinin çiğere bakması gibi kıyıdan köşeden bakarak uzatılacak bir peynirli ya da kuru yufkanın kokusuyla büyüyen nesiliz.

Fındık toplamadan ve bellemeden hiçbir zaman kaçamayan şansız nesilleriz. Ayrıca dedesinin hışmından kaçamayan ve kazık dikmek için kafası valyozla yarılıp akan kanlarına rağmen tut bir şey olmaz deyip daha sonra sağlık ocağında imam sarığı gibi kafası sarılanlardanız. Fındık toplamamı, odun taşına mı, belleme mi, kazma mı yoksa çayır biçme mi fark etmeden kendi arasında imece yapanlardanız. Bugün sizde yarın bizde misali. Okula giderken ilçede günde iki arabanın geçtiği yollarda arabanın çarpma korkusuyla annelerin araba çarparsa ölürsen dayaktan öldürürüm tembihiyle büyüyenlerdeniz. Mesai sonrası aldığı 5-6 kiloluk Karpuzla eve gelen babanın ne getirecek merakıyla yolunu gözleyen ve karpuzu beş-altı komşuya dağıtarak bereketlenen sofralarında bağdaş kuran nesilleriz. Kuzinede pişen ekmeklerin kokusunu içine çeken ve taze tereyağı ile taçlandırılan nesillerin çocuklarıyız. En önemli ve vazgeçilmez yemek olarak lahana çorbası yada yemeği ile mısır ekmeği eşliğinde mutlu şekilde beslenen ve sonrasında da koz helvası ile lavaş hediyesinde mükafatlandırılan nesilleriz.

Ramazan’da iftarda aile büyüklerine dağıtılan bir tabak yemek götürmek için zar işiten nesilleriz. Ramazan’da oruç tutarken gizli gizli su içen masum çocuklarız biz. Bayramlar sonrası topladığı harçlıkları büyük bir merakla sayanlardandık. Bayramlarda ikram edilecek baklava ve burmalı tatlılarını saklandığı yeri köpek gibi koklayarak bulanlarız biz. Kurbanda sabahın ilk ışıklarında kesilen kurban kavurasını yemek için kasaplara yardım edenleriz.

Denize gizli gizli giderek yüzme sonrası kayalıklarda yakaladığımız midyeleri paslı tenekeler üzerinde ateşte pişirerek yiyenlerdeniz. Evden gizli gizli kaçarak dinamoda kar suyunun erimesiyle coşan buz gibi Fol Deresinde yüzenlerdeniz.

Teknoloji belki hayatımızı kolaylaştırdı ama sokak aralarındaki samimiyetimizi bizden aldı. Selam olsun ayağındaki yarayı işeyerek ya da tükürerek iyileştiren o günün çocuklarına.

O güzel günler belki geçti ama biz hala mutluyuz.